- 19-03-2025 00:00
- 19-03-2025 12:23
- 946
Tüketilmeye mahkûm her bir nimet gibi tüm canlılara bahşedilen ömür ve hayat sermayesi de tükenmeye mahkûmdur. Başka bir değişle devasal gözüken deniz ve okyanuslar sonunda tükenmeyle yüzleşeceği gibi, elimizdeki tüm nimetler gibi ömür sermayesi de bu nihai sonuçla yüzleşecektir. Zaman kavramı da tüm nimetler gibi Yüce Yaratanın önem atfettiği konulardan biridir. Bu zaman döngüsü içinde her yıl bir defa gönül dünyamızı ve hanelerimizi teşrif edip, kendisine biçilen zaman dilimi çerçevesi dahilinde misafirimiz olan on bir ayın sultanı Ramazan’dır. Gök ve yer yaratıldığında içinde yaşadığımız zaman dilimi on iki ay şeklinde bir taksimata tabi tutulmuştur. Bu ilahi takvim, insanın yaşadığı zaman sermayesini kesintisiz değil, belirlendiği üzere her bir ayı farklı bir plan-program dahilinde değerlendirmesi yönünde yönlendirici bir mahiyettedir. Zamanı, Temmuz-Ağustos sıcağında, avuçlarımızın arasında erimeye mahkûm buz olarak görmemek lazım. Aksine değişimi ve dönüşümü olmayan değerli bir maden olarak görüp değerlendirmek lazım.
Hz. Peygamber’in dilinde zaman kavramı ne güzel ifa edilmiştir. “Allah'ım! Bize Recep ve Şaban’ı mübarek kıl ve bizi Ramazan’a ulaştır.” “Recep Allah'ın, Şaban benim, Ramazan ise ümmetimin ayıdır.” Bu iki hadiste zaman kavramına ve bununla birlikte üç aylık zaman taksimine atıf yapılmıştır. Birinci hadise dönecek olursak, Recep ve Şaban ayları Ramazan’ın hemen öncesinde gelen ve Ramazan’ı müjdeleyen iki önemli zaman dilimidir. Müjdelenen ve ulaşılması beklenen Ramazan ayı için kulun ruh ve bedenen hazırlık yapacağı, Ramazan’ı, Ramazan’a alışık ve sevinçli gireceği şeklindeki duruşunu ve kararlılığını sergileyeceği iki önemli zaman kesitidir. Ayrıca kutlu Nebinin duasına özel anlamda yansıyan bereketli ve hikmetlerle dolu olan zaman dilimleridir. Berekete değinmişken, Recep ayında Regaip ve Miraç geceleri, Şaban ayında ise Berat gecesi gibi Allah'ın kullarına birer fırsat misali verdiği paha biçilmez zaman dilimleri bulunur. İkinci hadiste ise dikkat çekici bir taksimata gidildiği görülür. Hadiste ifade edildiği üzere Recep ayı Allah'a hasredilmiştir. Yüce Yaratan bu zaman dilimini kendisine ayırarak, kullarını rahmet, mağfiret, nimet gibi ilahi bağışlardan istifade etmeye çağırır. Tüm nimetlerin sahibi, kullarının dış alemden iç aleme, gönül dünyalarına yönelmek suretiyle kendilerine verilecek nimetlerden pay almaya çağırır. Şaban ayı Hz. Peygamber’in kendisine ayırdığı bir zaman dilimi şeklinde tecelli eder. Bu ay büsbütün Muhammedî olmuştur. Bu ayla aynılaşmak, Muhammedî olmak demektir. Çünkü o, bazen bu ayı tamamen oruçlu geçirir bazen de bir kısmını tutar diğerini ise tutmazdı. Bu zaman diliminin Muhammedî olması, Peygamber’e gönül verenlerin onun sünnetini yaşaması ve yaşatması uğruna onun gibi yemesi, içmesi, yürümesi, oruç tutması, iyilik yapması, göz yaşı dökebilmesi, bedendeki bir uzuvdan ötürü tüm bedenin bir acı hissetmesi… Bu zaman diliminde Muhammedî olmak ona benzemeye çalışmak gibi olmalı. Ya bir de Ramazan’ın ümmetin ayı şeklinde isimlendirilmesi… Tüm ümmetin ayı… Hadi bunun cevabını Selman-ı Farisî’nin aktardığı bir hadiste arayalım.
Her zaman olduğu gibi özellikle Ramazan ayında esen rüzgârdan daha cömert olan, üzerinde beğenilen bir hırkayı veya elindeki bir lokmayı vermekten imtina etmeyen kutlu Nebi, Şaban ayının son gününde, ulaşmayı beklediği ve ümit ettiği Ramazan ayını müjdelemek üzere minberine çıktı. Nazik ve hikmet dolu sözleriyle “Ey insanlar!” şeklinde bir hitap ile başladı. O, ahlakının bir gereği toplumsal sorunlara neden olanları incitmeden, hedef göstermeden uyarma yolunu benimserdi. Katı kalpli, sert mizaçlı bir tavır takınmazdı. Hz. Peygamber Müminlerin bir tarağın dişleri misali aynı olduğu bir ayın gölgesi altına gireceklerini haber verdi. Bu gölge rahmet, bereket olduğu gibi, tok olanın, karnı aç olanın halini anlayacağı bir ay. Ramazan’ın ümmetin ayı olması bunu gerektirir ya. Bir düşünelim! Varlıklı, zengin, mal mülk sahibi inançlı bir Müslüman tüm varlığı ve imkanına rağmen, fakir misali Sahur’dan Akşam ezanına kadar, fakir misali yemekten, içmekten men edilmiş. İşte inci gibi dizilmiş tarağın dişleri gibi bir eşitlik. İşte Ramazan’nın ümmetin ayı olması, açlıkta Gazzelî olmak, Suriyelî olmak, Arakanlı Müslüman olmak… Hasılı onlarla açlıkta karındaş olmak demektir.
Ramazan mektebi öyle bir bereketle gelir ki, öncü iki ay olan Recep ve Şaban aylarında idrak edilen Regaip, Miraç ve Berat gecelerinin zirve noktasının yaşandığı Kadir gecesiyle gelir. Kulun hatalarından sıyrılıp, günahlarından berat etme ümidiyle ilahi rahmete yöneldiği, “Namaz müminin Mirac’ıdır.” hadisini içselleştireceği bir zaman dilimidir. İçselleştirilen namaz ile kul belli vakitlerde Mirac’ını gerçekleştirir. Aynı zamanda Kadir gecesinde Allah'ın rahmeti bin aydan daha hayırlı (seksen üç yıla tekabül eder) bir şekilde tecelli eder. Bu, önceki insanların yaşadığı zaman diliminde uzun yaşamalarına mukabil sevgili Peygamber’imizin ümmetine bahşedilen bir özellik. Bu, içinde yaşadığımız zaman diliminin kısalığına karşılık, yoğunlaştırılmış zaman diliminin fırsata dönüştürüldüğü bir an.
Kadir gecesini bir gece idrak ederken, Ramazan ayında yapılacak bir iyilik, bu zaman dilimi dışında işlenen bir farzın hayrına eşit. Bu ayda farz olan bir ibadeti yerine getirmek ise, Ramazan dışında eda edilen yetmiş farzdan daha kıymetli. Öyle bir mektep ki, tarlasına bu ayda ekilecek tohum daha kıymetli ve daha bereketli. Şimdi düşünelim: İlk baharda toprağa atılması gereken bir tohumu, yazın ekersek durumu ne olur? Ya hiç yeşermez ya da yeşermekle beraber istenilen hasılatı vermez. İşte bunun gibi Ramazan ayının tarlasına tohumu belirlenen vakitte ekmek lazım. Aksi takdirde bu aydaki farzlardan birinin (oruç) özürsüz bir şekilde ihmal edilmesi halinde, tohumun ekilmesi gereken zaman diliminin kaçırılması hasebiyle, onun hasılatından elde edilmesi umulan verimi ve geliri almak mümkün değildir. Sabır olarak isimlendirilen bu ayın neticesi Cennet’tir. Çöldeki bir kaktüs misali, aç, susuz güneşin sıcağına sabretmektir. Sevgili Peygamber’in ifadesiyle Ramazan, “Yardımlaşma ayıdır.” Toplum içinde varlıklı insanların, geçim sıkıntısı çeken, iftar sofrasında iftarını açacak bir şey bulamayan oruçluya el uzatacağı bir aydır. Müminin rızkının öteki zaman dilimlerinden farklı olarak bereketlendiği ve arttığı bir zaman dilimidir. Bir an için düşünelim: İftar davetiyesi için hazırlanan bir sofrada, iki kişinin yiyeceği bir yemek dört, dört kişinin yemesi gerek bir yemeğin ise sekiz kişiye kâfi geldiği bir iftar sofrası haline gelmesidir. İyilik ayı şeklinde tezahür eden bu ayda bir oruçluyu iftar ettirmek, işlenen günahlara kefaret ve Cehennem ateşinden kurtuluşun vesiledir. Belki de içinde yaşadığımız zaman dilimde Hz. Peygamber’le yaşayan sahâbe misali bir oruçluyu iftar ettiremeyiz, gücümüz yok şeklinde, sahâbenin zamanında Allah Resulü’ne sordukları sorunun tekrar tekrar tezahürüdür. Şimdi sahâbenin, Hz. Peygamber’in oruç tutan bir insana iftar yaptırılması isteğine karşılık, her birimiz bir oruçluya iftar yaptıracak maddi güçte değiliz, dediklerini hatırlayalım. Onların bu çıkışlarına karşılık, bizden yansıyan bahanelerin tekerrür etmiş halidir. Evet, her birimiz tırlar dolusu erzak dağıtacak durumda olamayabiliriz, budan dolayı mı acaba, Hz. Peygamber sahabeye hitaben, “Allah bu sevabı bir iftarlıyı gücü nispetinde bir hurma tanesi ile iftar yaptıran, bir içimlik su içiren ya da bir bardak süt içirme” şeklinde kişinin maddi gücüne göre vereceğini söyler. Kutlu Peygamber yardımlaşma ayında herkesin gücü dahilinde yardımda pay sahibi olmaya çağırmıştır. Aynı gaye fıtır sadakasında da gizlidir. Başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu Cehennem ateşinden kurtuluşa vesile olan bu ayda iş verenlerin eli altında çalışanlarının yüklerini hafifletmesi ve ücretlerini zamanında teslim etmeleri neticesinde Allah'ın kendilerini bağışlayacağı müjdesini verir. Bu, iyiliğin Ramazan ayında farklı bir şekle büründüğü bir zaman dilimidir. Ramazan’da iyilik bazen diğergamlık yapmaktır.
Dünyayı bırakıp Cennet’i tercih eden sahâbînin şu örnek davranışı ne güzel:
Bu mesele ikinci halife Hz. Ömer ile dönemin Humus valisi arsında geçer. Hz. Ömer Humus halkına, aralarında fakir olanların bir listesini kendisine göndermelerini ister. Buradaki gaye, beytülmalden listede ismi geçen fakirlere yardım vermektir. İsim listesi Hz. Ömer’e ulaştığında oranın valisi olan Said b. Amir’in isminin de yazılı olduğu görülür. Halife Ömer buna karşılık hayrete düşer ve bu nasıl olur der. Halife, valinin fakirlik sebebini halka sorar. Buna mukabil halk da valinin bütün malını fakirler için harcadığını bildirir. Bunun üzerine halife; ben ne yapacağım fakirler hakkında Allah'a karşı sorumluyum der. Bununla beraber Hz. Ömer halka, vali hakkında bir şikâyetleri olup olmadığını sorunca, halk valiyi üç konuda şikâyet eder.
Birincisi: Vali gündüz bize hiç görünmez, ikincisi: Gece kendisini hiç görmeyiz üçüncüsü: Gündüz bizden saklanır derler. Bunun üzerine halife şikâyet edenlerle valiyi yüzleştirir. Halife iddialara karşı validen cevap ister. Vali de sırayla şikayetleri cevaplar ve şöyle der: Ey müminlerin emiri! Ben gündüzleri halkın arasına güneş batıncaya dek çıkmam. Benim bir hizmetçim yok, eşim de hastadır. Evin işerini bitirmeden çıkamıyorum. İşleri bitirdikten sonra insanların yanına gidiyorum. İkinci şikâyete gelince, halk beni gece görmez. Çünkü ben gündüz haklın sıkıntılarıyla uğraşıyorum geceyi ise ibadete ayırıyorum. Üçüncü mesele ise, gündüz onlara görünmemem, hizmetçi olmaması ve tek elbisemin olmasındandır. Ben tek olan elbisemi yıkayıp kurumasını beklediğim için ancak günün sonunda hakla buluşabiliyorum. Bunun üzerine halife ağlayarak, Allah'a hamd olsun senin hakkında yanılmamışım der.
Sanırım meseleye konu olan bu sahâbî “Kendileri son derece ihtiyaç içinde bulunsalar bile onları kendilerine tercih ederler.” (Haşr 59/9) ayetinin sırrına vakıf olmayı arzulamıştır.
Bütün bereketiyle gelen bu ayda müminin dört önemli hasleti hayatına yansıtması istenir bunların ikisi Allah'ı razı eden, diğer ikisi ise kulun kendisinden müstağni kalamayacağı iki özelliktir. İlk ikisinin birincisi Allah'a iman etmektir. İnsan kendisiyle seçim yapabileceği özgür bir iradeye sahiptir. İyiliği, kötülüğü, imanı ve inkârı verilen akli meleke ile tercih eder. Bizleri yoktan varlık alemine getiren Yüce Yaratan kendisine iman etmeye çağırır. Onun muradı bu yöndedir. İkincisi ise, beşer olmamız hasebiyle işlediğimiz kusur, günah ve hatalarımızdan dolayı derin pişmanlık duyup, bir daha bize zarar veren davranış, çevre, arkadaş gibi her şeyden uzaklaşmak, mesafeli olmaktır. Çünkü “Mümin bir delikten iki sefer sokulmaz” ifadesinden payımıza düşeni almaktır. Öbür iki hasletten biri, Allah’tan Cennet’ini istemek, diğeri nar-ı Cehen’nemden ona sığınma şeklinde insanın nefsine yapacağı iyiliktir.
Son olarak Ramazan’ı “Yıllık Ruh Bakımı” şeklinde değerlendirmek gerekecektir. Birimizin bir arabası olduğunda, bu araba bir arıza verdiğinde ya da hiç olmazsa yılda bir sefer senelik bakımını yaptırmak üzere bir ustaya müracaat etme gereği duyarız. İşte bunun gibi sene içinde örselenmiş, yıpranmış, manen huzursuz olan ruh ve bedenimizi de aynı şekilde yıllık manevi bir kontrolden geçirmemiz gerekecektir. Zira insanın bedeninde meydana gelen yara berelerin tedavisi üzerimizde bir hak olduğu gibi, aynı şekilde gönül dünyamızda oluşan manevi yaraları da tedavi etmek ayrı bir vecibedir. Bedenimiz üzerinde olan yaraları ilaçlarla tedavi yolunu tuttuğumuz gibi, kalbimizde olan sıkıntılarımızı da Ramazan mektebinde bulunan ilahi reçetelerle tedavi yoluna gitmemiz gerekecektir. Unutmayalım ki Hz. Peygamber “Ey insanlar! tedavi olunuz” demek suretiyle, maddi ve manevi hastalıklarımızı tedavi etmeye yönlendirir. İnsanın biri maddi, diğeri manevi olmak üzere iki farklı yönü vardır. Öyleyse bu iki yönümüzü dengeli bir şekilde tutmamız gerekecektir. Hayatımızı, elimizde bulunan fırsatları değerlendirme üzerine kurgulamak, hayat yolunda sağlam adımlarla ilerleyebilmek, Rabbimizin rızasını celp edecek faydalı amel işlemekle mümkün olacaktır.